Benim Ölümsüz Adamım
Bana
beni anlatan, geçmişimi anımsatan, gözyaşının bir nevi mercek mi olduğunu test
etmeme yardımcı olan aynı zamanda masalımsı tadıyla gülümsetebilen bir film var :
''Big Fish''
''Big Fish''
( Big Fish bir Tim Burton filmi. Bu cümleden anladığımız gibi; Charlie’nin Çikolata Fabrikası’ndaki Makas
Eller’deki Beter Böcek’teki gibi uçuk karakterlerin bizi bekliyor
olmasıydı. Ve Johnny Depp’in... Ama
tamamı hayal ürününden oluşmayan bu film Burton için farklı bir işti.Tim Burton
filmlerinin yüzde 90 'ında baş gösteren korsanımızı bu film gözlerim aradı. Büyük
bir Evan McGregor hayranı olan benim işime de geldi açıkcası .Film, kısaca hikaye anlatmayı üretmeyi çok seven hayal gücü gelişmiş bir baba ile babasına göre daha gerçekçi olan oğlunun hikayesi. Film, babanın anneye olan gerçeküstü aşkıyla, kasaba deviyle, cam gözlü cadısıyla, iki bacaklı iki başlı sirk göstericisi ile, giren çıkmasın diye ayakkabıların ağaçları asıldığı mutluluk kasabasıyla masal tadında. Filmi aşkın da hüznün de bol olduğu bir modern masal izlemek isteyenlere öneririm.)
Bana beni anlatan dedim.
Ben de filmdeki Edward karakteri
gibi bir babaya sahiptim. Hikayeleri hiç bitmeyen. Bitmeyen üstüne yeni hayal
ürünleri ekleyen. Herkesin dikkatle
dinlediği bir babam vardı. Saygı gören. Anlatacağı hikayenin yarısını unutmuş
olsa dahi öyle bir tamamlardı ki farklı bir mekanda ama aynı kahkahalarla
biterdi hikayeleri. Onu kaybettiğimizden
3 ay sonra aklımıza geldi onu ölümsüzleştiren hikayelerini bir deftere yazmak.
Yarım yamalak yazdık . Kim hangisini hatırladıysa onu yazdı. İyi ki yazmışız
diyorum şimdi . 4 sene oldu ölümsüz adam
gideli ama gram unutulmadı izleri,
filmde dediği gibi;
‘’ İnsan o kadar çok hikaye anlatırsa kendisi hikaye olur.
Ve hikaye ondan sonra da yaşar. Böylece insan ölümsüz olur.’’
Bu filmi izlediğimden beri geleceksiz, bugünsüz kaldığımı elimde kalan tek şeyin geçmişim olduğunu hissettiğim zamanlarda aklıma gelip duran bir şey var. Acısı büyük olan kendininkinden küçük sandığı
acıyı kıskanırmış. Ben bir gece yarısı öğrendim ondan ayrıldığımı. Veda edemeden, sarılamadan, göremeden. Will bana şanslı
geldi. Bu durumun şanslısı nasıl oluyorsa.
O kendi hikayesiyle uğurladı babasını
sakince ve gülümseyerek. Çok isterdim öyle bir vedayı ama sırf veda
edip özlemimi gidermek için ona işkence gibi gelebilecek o bir iki saati
istemem bencillik olurdu.
Uğurlama faslındaki o bir iki saat için ''veda'' kelimesini kullanmam doğru mu onu da bilemiyorum. Bir kitapta okumuştum, Paulo Coelho'nun Elif'indeydi doğru hatırlıyorsam. Coelho ölümü bir trende vagon değiştirmek olarak tanımlanmıştı. Bir cümle bu kadar mı su serper bir yüreğe? Ölümün sadece mekan değiştirmek olduğunu düşünüp, ''yok olmak'' kelimesini de sözlüğümden çıkarınca ölüm bana doğum kadar normal gelmeye başladı. Tek diken kaldı geriye :''Özlem''. O öyle bir diken ki her problemin çaresi olan zamana meydan okuyor. Zaman can yakan başka sorunları da getiriyor yanında : ''Unutma korkusu'' Anıların, ses tonunun, sana sesleniş biçiminin hatta suretinin hafızanda silikleşme korkusu. Silinme değil silikleşme ki silinmesi mümkün mü ölümsüz adamın? Bunun için yazılan hikayeleri okuyorum, fotoğrafı daima görünür bir yerden beni izliyor, her gece onun kızı olduğum için gurur duyuyorum.
Aslında şanslı sayıyorum kendimi. Burada odamdaki üniversitedeki arkadaşlarımın babaları kendilerine 10-15 saat uzaktayken benim ölümsüz adamım benim her daim yanımda, eli omzumda, güç veren sesiyle, sıkmayan öğütleriyle, hikayeleriyle her zaman arkamda.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder